SERMAYE PİYASASININ GELİŞTİRİLMESİNDE
VERGİ POLİTİKALARININ ROLÜ
PANELİ KONUŞMASI
İstanbul, 29 Nisan 2002
MALİYE POLİTİKALARI VE SERMAYE PİYASASI
Sayın Başkan, değerli izleyiciler, sermaye piyasası konusunda vergi ağırlıklı olarak düzenlenmiş olan bu panele ben de maliye politikalarının daha çok harcama boyutunu, bu harcama ve gelir sisteminin ekonomide yarattığı istikrarsızlık boyutunu gündeme getireceğim. Bu istikrarsızlığın yönetimi ve düzeltilmesi yönünde getirilen programı, politikaları ağırlıklandırarak kendi görüşlerimi çözümlerimi de içerecek şekilde sizlerle paylaşmak istiyorum. Görüyorum ki panelistlerimizin çoğu vergi konusunu ağırlıklandırarak, yani borsadaki yatırımcının vergiyle ilişkisini, vergi boyutunu hem kurumsal yatırımcılar, hem bireysel yatırımcılar, hem de sermaye piyasası işlemleri açısından öncelikli ve ağırlıklı tartışma konusu haline getirmişler. Bu doğru ve yerindedir, günceldir. Ama Sayın Derviş'in biraz önce işaret ettiği nokta çok daha temel bir nokta. Çünkü borsa güven, açıklık ve istikrar üzerinde çalışmak zorundadır. Sermaye piyasasında üç temel ilke ve fiyatta istikrar fevkalade önemlidir. Yani yatırımcının getirisinin temsil edecek olan kazancın ya da kaybının sınırlanması veya yatırım yaptığı şirketin kârı, bundan kendisine aktarılacak pay fevkalade önemli. Buradaki endeksin, hareketin değişmesi fevkalade önemli ve istikrar içinde kalması, istikrar içinde yönetilmesi, ekonomideki istikrarın sermaye piyasasına yansıması yatırımcı açısından fevkalade önemli ve yakından izlenmesi gereken bir konudur. Ama sermaye piyasasındaki istikrarı da, ekonomideki istikrardan ayrı düşünmek mümkün değil. Sermaye piyasasında istikrar, piyasada istikrar, ekonomide istikrar. Ekononimideki istikrar meselesinin de gerisinde finansal politikalar var, kamu açıkları var, bu açıkların yönetimi var. Bu konulara kısaca değinmek ve sizlerle paylaşmak istiyorum.
Ekonomideki istikrarsızlığın göstergesi sonuç olarak yüksek enflasyon, yüksek faiz, yüksek kur ve bütün bunların gerisindeki ana sorun da kamudaki finansal dengelerin oluşturulamaması. Yaşadığımız ekonomik istikrarsızlığın tanımında bu var. Bu açıklar nereden oluşuyor, kamudaki bu dev açık nasıl oluşuyor meselenin iki boyutu var. Birisi harcamalar olağanüstü boyutlarda artıyor. Kamu bir bütün olarak, sadece bütçe içinde değil bütçe dışındaki varlıklarıyla da, kurumlarıyla da olağanüstü bir yönetim disiplinsizliği içinde büyük açıklar yaratıyor. Hükümetler de bu açıkları karşılamak üzere kendilerine göre olağanüstü vergiler getiriyor, vergi oranları artıyor, türleri artıyor, çeşitleri artıyor, uygulaması karmaşık hale geliyor. Bütün bunlar dengeyi yakalamaya yönelik. Fakat denge düzeleceğine bozulmaya devam ediyor. Harcamaları kısacaksınız, yüksek vergiler getireceksiniz ve bu dengeyi makul bir düzeye çekeceksiniz. Buna bağlı olarak da enflasyonu düşüreceksiniz. Enflasyonla mücadele programının gerisindeki ana sistematik bu. Bu sistematik içinde nereye geldi Türkiye? Şunu gördük, bir kere yanlış tespit yapıldı. Sadece konsolide bütçe içinde Maliye Bakanlığı ve bütçe yönetimi program içinde faiz dışı fazla yaratacaktı. Bu faiz dışı fazla hedefleri gerçekleşti. Gerçekten ekonomideki daralmanın, küçülmenin sadece kurumsal yapıya dokunmadan ödenekleri keserek, vermeyerek, erteleyerek belli bir geçici denge sağlandı. Ama ekonominin diğer kesimlerinde, yani bütçe dışında kalan konsolide kamu diye tanımladığımız kesimdeki olup bitenler hiç kimsenin doğrudan sorumluluk alanına girmedi. Bankacılık sektöründe ve kamu bankalarında sonradan kamu açığına dönüşen katrilyonluk açıklar hiç kimsenin yönetiminde olmadı. Bunu eleştiri olarak ifade ediyorum.
Çünkü bütçeye saplanıp kaldığınız zaman olayın belki sadece % 50'sini yönetiyorsunuz. Bütçe dışında fonlar da, döner sermayeler de, KİT'ler de, özelleştirme de, mahalli idareler de, bankalar da ne olup bittiği hiç kimsenin meselesi değil. Hiç kimsenin meselesi değil ama sonuçları itibariyle herkesin meselesi haline gelmiştir. Türkiye içinde yaşadığı krizlerin getirdiği ek yüklerle birlikte sonuçta tanımadığı, yönetmediği bu açıkları Hazine' ye yüklemek ve Hazine yükümlülüğü haline dönüştürmek suretiyle tüm finans tarihinin en büyük borç stokunu yaratmıştır. Hazine yönetimi çok da itinalı davranmadan, sağlıklı ve güvenilir olmayan bilançolardan defşirdiği açıkları kamu yükümlülüğü, Hazine yükümlülüğü haline getirmiştir. 36 katrilyon lira düzeyindeki piyasaya olan iç borç stoku 122 katrilyonluk bir boyuta ulaşmıştır. Böylece Türkiye'nin açık sorunu, borçların döndürülebilirliği, borç dinamiklerinin yönetilebilirliği sorununa dönüşmüştür. Bugünkü program bu açığı kapatmak yerine, bu yönetilemez duruma gelmiş iç ve dış borç stokunu döndürmeyi hedefliyor. Önümüzdeki programın temel karakteristliği bu. 122 katrilyon borç, tabii dış borçtaki artışta bunun üzerine geldi döndürebilmek açısından ve bir hesaba göre GDP'ye oran olarak % 115'lik kamu borç stoku var, iç ve dış borç olarak %115' lik oran inanılmaz bir rakam. Sayın Derviş diyor ki veya program diyor ki, her yıl 12 katrilyon düzeyinde bütçe tasarrufları ile yaratacğınız fazla ile bu borcu aşındıracağız, % 60'lara çekeceğiz. Bütün bunlar olup biterken bu faiz dışı fazlayı yaratmak ülkedeki satın alma gücünün, talebin kırılması, yok edilmesi, düşürülmesi anlamına geliyor.
Bunun genel sonucu ekonomide yine inanılmaz rekor düzeydeki açık, borca ek olarak ekonomideki daralma. Bu daralma ile Türkiye kaç yıl daha bu faiz dışı fazlayı yaratır. Bir hesaba göre sentetik sayılabilecek yaratılmış borçları nasıl yönetir. Bu gerçekten hepimizin istikrar adına doğru sorgulaması gereken bir konu. Şimdi önümüze konulan formül dışarıdan destek geldi geçici olarak ve biz faiz dışı fazla yaratarak % 115'lik oranı % 60'lara çekeceğiz. Kaç yıl Türkiye büyümeden, kaç yıl Türkiye büyümenin önünü keserek devam edebilir, bunu kendi kendimize sormamız lâzım. Nerede duracak Türkiye? Borçların çevrilebilirliği sorununu nasıl çözecek? Faiz dışı fazla bu büyüme olayının önünü keserek nasıl yaratılacak? Vergide geldiğimiz sınırlar fevkalade önemli, Türkiye'de % 26 ortalama vergi yükü var. Buna sosyal güvenlik ödemelerini de koyduğumuzda % 34 gibi bir rakam oldukça yüksek. Vergide belli bir limite geldiğimiz açık. Harcamalarda da kesintiyi nasıl yapıyoruz, ona bir bakmak istiyorum. Maliye Bakanı bütçe ile verilen ödenekleri kullandırmıyor. Çünkü tek bir hedefe odaklanmış durumda. Bu anlamda devletin tüm hizmetleri aksıyor. Bu en kolay bütçe yönetim tekniği. Elinize belirli bir kaynak verilmiş, bu kaynakları veriyorsunuz, vermiyorsunuz, istedikçe veriyorsunuz tek bir hedefi tutturuyorsunuz. Ama 112 katrilyonluk borç stokunu ve milli gelire oran olarak 2001 yılında % 43 seviyesine gelmiş kamu borçlanma gereğini, bu düzeyde borçlanma yaratan nedenleri ve yapıyı irdelemeden bunları gerçekten yapısal dönüşüm ya da yeniden yapılanma adı ile sloganlardan öteye almak istemiyorsanız, yapacağınız hiçbir şey yok. Bir süre sonra bugün yönetebildiğini söylediğiniz borçları da döndüremezsiniz. Çünkü borçları döndürebilme iddiasının gerisindeki ana unsure 45 katrilyonluk piyasa borcu dışında kalan 77 katrilyonluk borcun Hazine ile kamu kuruluşları arasında oluşturulmuş yükümlülüklerden ibaret olmasıdır.
Merkez Bankası da bunun içindedir. Şimdi faizini erteliyorsunuz, ana para ödemesini erteliyorsunuz ve bu rakamlarla borçlar dönüyor diyoruz. Borçlar gerçekten dönüyor. Çünkü borçların önemli bir kesimi kamu kuruluşlarının alacaklarından oluşuyor. Bunu bu şekilde götürdüğünüz için 122 katrilyonluk borcu, 2002 yılı bütçesine yansımasını, faizinin sadece 43 katrilyon lira olarak programlıyorsunuz.122 katrilyon liralık yükümlülüğü 43 katrilyon liralık faiz yükü ile taşımak mümkün değil. Bu aritmetik olarak yanlış. Fakat ne yapıyorsunuz. Dün yükümlülükleri kaydetmemiştiniz, orada tutuyordunuz. Bugün borç haline getirdiniz, bir şekilde kendi kamu bölgenizde yönetiyorsunuz. Çözüm buradan geçmiyor. Çözüm 122 katrilyonluk yükümlülüğü yaratan sistemin gerçekten doğru tespiti ve burada yeniden yapılandırmayı ciddi ölçüde ve inançla ortaya koymaktan geçiyor. Ben şöyle ifade ediyorum. Devletin ekonomideki büyüklüğü, payı % 56, konsolide kamunun ekonomideki payı % 56. Bu herhalde dünyada emsali olmayan bir oranı ifade ediyor. Biz bu oranı gerçekten aşağıya çekmek, % 40'lara çekmek için nasıl bir program uyguluyoruz. Maliye politikalarımız burada nerede devreye giriyor, bunlara bakmamız lâzım. Gerçekten bunlar yok. Programda ve uygulamalarda.
Hükümetin tasarruf ediyoruz anlamında ortaya koyduğu tedbirler gerçekten IMF ve Dünya Bankasından gelen insanların ön gözlemlerinden ve toplantılarda dinlediklerinden ibaret. KİT'lerde personel sayısını kısıtlıyoruz diyoruz, bölge teşkilatlarını kapatıyoruz diyoruz. Fakat 300 bin yeni personel alıyoruz. Bütün bunlar konjonktürle, konseptlerle uygun değil. Yanlış, böyle bir inanç yok. Biz bütün bu düzenlemeleri yapılanları bir program içinde kullandırılacak krediden, kredi kullanımını kolaylaştırmak olarak görüyoruz. Kamuda yapılacak olanlar şunlar: Vergi boyutunu bir tarafa tutarsak, harcama boyutunda yani ekonomideki istikrarsızlığın ana kaynağını oluşturan harcama ihtiyacını, borçlanma ihtiyacını yaratan sistemin birkaç boyutu var. Birincisi; merkezi hükümet dediğimiz genel bütçeli kuruluşlardaki tüm teşkilat yapısını, tüm personel yapısını tüm yönetim yapısını gerçekten etkinliği, verimliliği, tasarrufu öne alacak şekilde teker teker elden geçirecek ve çağdaş yapıya kavuşturacaksınız. Bu açığı yaratan sistemin kaynağını yok etme operasyonudur. Ama bu programda ve hükümetin bu olaya yaklaşımında bu boyutta ciddiyet ve radikal yaklaşım yok. İkincisi; özelleştirme, kamuyu küçültme operasyonunun ikinci ayağında özelleştirme var. Özelleştirme 1983 yılından bu yana gündemde. Nasıl yönetildiğini hepiniz çok yakından biliyorsunuz. Özelleştirmede bugüne kadar yaklaşık 9 milyar dolarlık bir gelir sağlanmış. Bir o kadar da harcaması var.
Devlet, kamu Türkiye'nin en verimsiz ve hiçbir fonksiyonu olmayan kurumların her ay türlü, çeşitli formüllerle beslemeye, ayakta tutmaya devam ediyor. Türkiye'nin bu kadar ağır bir fatura ödediği dönemde böyle bir yapıyla yaşıyor olması gerçekten programın doğru algılanmadığını, programın Türkiye'deki sorunları kavramadığını ortaya koyan en güzel örneklerden birisi. Tabii devleti, merkezi idareyi küçültme operasyonu içinde personel, insan gücü de var, özelleştirme de var, yeniden sistemi gerçek anlamda yapılandırma da var. Bunlar olmadan sadece var olan bütçeyi, faiz dışında kalan bütçeyi, zaten prematüre haline gelmiş bütçeyi daha da sıkarak, daha da yok ederek ya da bu kadar dev açığı her anlamda vergi yaratarak kapatmak mümkün değil. Türkiye'de çağdaş bir devlet, çağdaş bir ekonomi ve gerçek anlamda bir transformasyon yaratmak istiyorsak çalışma alanımızı bu konuda yoğunlaştırmak zorundayız. O nedenle kamu kuruluşları arasında borç - alacak ilişkilerini böylesine manipüle ederek Merkez Bankası'nın sisteme 32 katrilyonluk likidite sağladığı meselesini görmeden, Merkez Bankası'nın 6 katrilyon lira kâr elde eden bir kurum görüntüsüyle ekonominin en kârlı, en verimli kurumu diye açıklanması olayını doğru değerlendirmeden sağlıklı çözümlere ulaşmak mümkün değil. Bütün bunlarda bu program maalesef çok az detay içeriyor ve hiçbir siyasi irade de ortaya koymuyor. Çünkü hükümetin siyasi iradesi kamunu küçültülmesinden çok büyütülmesinden yanadır. Bütün rakamlar bunları gösteriyor, kamu büyümeye devam ediyor. Çok çağdaş diye tanımladığımız özerk kurumların yaptığı görevleri daha önceden yapmakta olan kurumların hepsi fazlasıyla bugün yaşatılmaya devam ediyor. Hem yeniyi, hem de eskiyi yaşattığınız zaman sadece sistemi büyütmeye devam ediyorsunuz. Bunu bir siyasi yaklaşım olarak değil, bu sistemin içinde çok uzunca sayılabilecek bir süre görev yapmış. Buralarda da düşünce üretmiş kişi olarak teknik açıdan ifade ediyorum. IMF ve Dünya Bankasının da bu olaya bu pespektiften bakabildiğine emin değilim. Biz de onlarla uzunca bir süre çalıştık. Mali yönetimin iyileştirilmesini iyi bir projeye bağladık. Ama uygulanmasında aksaklıklar var. Burada siyasi irade ve hükümetin görüşünün bu radikal çizgide olup olmaması Türkiye'nin ekonomik istikrarsızlığı aşaması açısından fevkalade önemli. Bu çok sancılı ve çok zor bir operasyon. Ama aynı ölçüde kaçınılmaz bir operasyon. Ben borç büyüklükleriyle, borç rakamlarıyla, bütçe ödenekleriyle geleneksel yaklaşım içinde oynayarak bu sistemin sürdürülebilir olduğuna inanmıyorum. Fakat teknik açıdan inanmıyorum. Bunun çok daha ağır bir radikalizm gerektirdiğini düşünüyorum ve bu radikal kararlar alınmadan da ne borsada ne de ekonomide kalıcı bir istikrar, sürdürülebilir bir büyüme yaratılması imkanı olduğuna da inanmıyorum.
Hepimize çok fazla anlatılan bu yapısal reformlar meselesine birkaç açıdan değinmek istiyorum. Bunlar gündeme getiriliyor, nasıl getirildiğini, nasıl görüşüldüğünü biliyorsunuz. Hükümet taahhüt ediyor, onaylıyor, parlamento çalışıyor bunları yürürlüğe koyuyor. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu (BDDK), çağdaş bir kurum. BDDK bankacılık sektöründeki bu kadar karmaşayı yürütmek açısından bugünkü yapısıyla etken oldu mu? Çok büyük ölçüde bir likiditasyon kurumuna dönüştü. Hükümet enerji piyasaları kurumunu oluşturdu. Peki enerji sektöründeki fiyat yapısındaki, rekabet yapısındaki, devletçi yapıdaki kargaşayı 7 kişilik eski memurlardan kurul oluşturup çözmek mümkün mü? Değil. Tarım sektörü reformunda ne yaptık? Tarım birlikleri daha çok insan istihdam eder duruma geldi. Dört yıllık bir geçiş dönemi yarattık. Yeniden yapılandırma meselesi, kim neyi yeniden yapılandırdı. Bütün bunların cevabı yok. Niçin cevabı yok? Hükümet bütün bunlarda radikal kararları alıp, bu kurumları birer gözetim kurumu, bir çeşit sistemi rekabet içinde yönetme açısından gözeten, denetleyen, regüle eden kurum olarak yaşatabilir. Ama bu kurumlarla rekabetçi sistem içerisinde radikal kararlar almak, radikal düzenlemeler yapmak, sistemi yeniden yapılandırmak mümkün değil. Bürokratik organizasyonlar bu kararları alamazlar. Alamayacaklarını da zaten yaşayarak görüyoruz. Bu kurulların yaratıcısı olan hükümet bu konuda eleştirileri başlatmış durumda. Çünkü bu kararlar siyasi irade gerektirir, bu kararlar zor kararlardır, radikal kararlardır. Günlük rutin yönetim yapısı içinde bu kararlar alınamaz ve başarıyla uygulanamaz.
Vergi boyutu çok önemli, sermaye piyasası ile ilgili vergileme rejimi hem kurumsal yatırımcının teşviki açısından önemli hem de bireysel yatırımcı açısından önemli. Türkiye'de her şey geçici rejimler ile yönetiliyor. Hükümetin, yönetimlerin gerçekten sermaye piyasasındaki yatırımcılar -bireysel ve kurumsal- ve sermaye piyasasındaki işlemler açısından ortaya koyacağı vergileme rejimi çok büyük belirsizlikler -bugün için de, gelecek için de- sergiliyor. Bunu böyle ayakta tutmak, ortada tutmak, geçici askıda tutmak son derece yanlış. Bunun öncelikle çözümlenmesi lâzım. Doğru, istikrarlı, basit bir vergilendirme rejimini ortaya koymak lâzım. Önümüzdeki dönem düzenlemeleri, eğer bir defa daha ertelenmez, askıya alınmazsa bunun için bir fırsat olur diye düşünüyorum. Tabii burada nereden buldun meselesinin tartışılmaması lâzım. Bu kadar tartışmadan sonra yaratılan hasar ortadayken bu olayın da topyekün gündemden çıkarılması ve yeni bir rejimin başlangıç olarak gündeme getirilmesi lâzım. Borsa yatırımcısına hep sağladığı menkul sermaye kazançları açısından yaklaşılıyor. Herhalde zararları da bunlarla beraber düşünmek lâzım. Bu dönemde yaşanan zararlar toplumda sıradan insanların, 1 milyon 600 bin insanın zararlarının da herhalde gelecekte ödeyecekleri vergiler açısından elde edilecek kazançlardan mahsup edilmesi gerekir. Biz tek taraflı borsa kâr etsin, borsadan vergi alalım, borsa yatırımcısı köşe döndü, onun gelirlerine el koyalım mantığı ile sistemde kalıcı doğru bir yapı ve gelişme trendi sağlayamayız. Beni davet ettiğiniz ve dinlediğiniz için hepinize çok teşekkür ediyorum.
Kemal KABATAŞ
SAMSUN Milletvekili