SERMAYE PİYASASININ GELİŞTİRİLMESİNDE

VERGİ POLİTİKALARININ ROLÜ

PANELİ KONUŞMASI

İstanbul, 29 Nisan 2002

Sermaye piyasasını işleten, düzenleyen kurumların Sayın Başkanları, yöneticileri, değerli misafirler, değerli basın mensupları gerçekten çok önemli konuda sizinle birlikte olmaktan mutluyum.

İsteğim, bu sermaye piyasası kavramını biraz genişçe, tarihi perspektif içinde kısaca değerlendirmek Niye sermaye piyasası? Sermaye piyasası, piyasa ekonomisinin boyutları arasındaki yeri nedir? Tarih içindeki gelişmesi ne olmuştur? Çok kısaca onlara değinmek istiyorum. Aslında Sayın Başkanın da dediği gibi, bu konuda toplumda halâ çeşitli düşünceler, algılamalar var. Bu konuda da biraz açıklık getirmekte yarar görüyorum. 20. yüzyıla baktığımız zaman, merkezden bürokratik kararlarla ayarlanan bir ekonomik model ile piyasanın işleyişi ile kararların alındığı model arasındaki bir çekişmeyi, yarışmayı görüyoruz. Buna çok ayrıntılı olarak girmek istemiyorum.

Fakat ilginç olan özellikle Doğu Avrupa'da 20 - 25 yıl önce şöyle üçüncü yol modeli gelişmişti. Mal ve hizmetlerin nereye gideceğini nasıl satılacağını, kaça satılacağını piyasa belirlesin. Mal ve hizmetlerde piyasa işlesin. Ama sermaye piyasası olmasın. 25 yaşlarındayken üçüncü yol modeline çok sıcak bakıyordum. Bunun en iyi model olabileceğini araştırmak istiyordum. Neden? Çünkü üretim araçlarının özel kişilerin elinde bulunduğu ortam -kapitalist düzen- gelir dağılımı açısından tarihte çok olumsuz birtakım neticelere yol açmıştır. Diğer taraftan bürokratik kararlarla, planlamayla, merkezden idare edilen bir ekonomide yürümüyordu. Dolayısıyla ne yapalım? Piyasayı işletelim, mal ve hizmetleri piyasadaki arz ve talep belirlesin, fiyatları da o belirlesin ama üretim araçlarında büyük ölçüde kamu mülkiyetini koruyalım. Bu şekilde yarı piyasa, yarı kamu ekonomisi diye bir model geliştirelim. Bu model piyasanın iyiliklerine sahip olsun, aynı zamanda kapitalist piyasanın yol açtığı gelir bozukluklarına da müsaade etmeyelim. Bu model Yugoslavya'da, Polonya'da ve diğer bazı ülkelerde denendi, fakat olmadı. Çünkü kaynakların dağılımında sermaye piyasası olmayınca, üretim araçları kamunun mülkiyetinde kaldıkça… Evet belki günlük hizmet ve mal satımlarında piyasa hakim olabiliyor ama orta ve uzun vadeli yatırım kararlarında, sektörel önceliklerde, yani ekonominin büyümesini, gidişatını belirleyen esas yatırım kararlarında piyasa işlemiyordu. Maalesef piyasa ekonomisi sermaye piyasası olmadan işleyemiyor. Bu gerçeği artık bütün dünya kabul etmiş durumda.

Piyasa ekonomisi dediğimiz zaman sadece mal ve hizmetleri ayarlayan mekanizmadan bahsetmiyoruz. Aynı zamanda yatırım kaynaklarını da, sermayeyi de düzenleyen mekanizmanın plase olmasını ima ediyoruz. Fakat bu her sorunun halledildiği anlamına gelmiyor. Sermaye piyasası olunca üretim araçlarında özel mülkiyet oluyor. Buradan doğan birtakım gelir dağılımı sorunları devam ediyor. Dolayısıyla devletin sermaye piyasasını ortadan kaldırmadan bu gelir dağılımı dengesizliklerine, sosyal adalet eksiklerine başka yollardan çare bulup hem mal ve hizmet piyasasına dayalı bir düzenin hem de sermaye piyasasının işleyebileceği bir düzende gelir dağılımını diğer araçlarla düzenlenmesi gereği kabul edilmiş oluyor, 21. yüzyıla böyle giriyoruz. Sermaye piyasasının ideolojik ve felsefi yerini tayin etmekte ve görmekte yarar var. Çünkü halâ sermaye piyasası dediğimiz zaman gelir dağılımıyla, sosyal adaletle hakça bir ekonomiyle bağdaşır mı, bağdaşmaz mı tartışması ülkemizde tamamen bitmedi. Bu sorun ciddi bir sorun. Üretim araçlarının özel mülkiyette olması gelir dağılımı açısından birçok sorunu yaratabiliyor, birçok eşitsizliğin kaynağı olabiliyor. Fakat bu eşitsizlikleri, haksızlıkları, dengesizlikleri düzeltmenin yolu sermaye piyasasını ortadan kaldırmak değil. Üretim politikası, sağlık politikası, vergi politikası gibi devletin gelir dağılımına, piyasayı bozmadan müdahale edebileceği araçları kullanması ile gerçekleşebilir diye düşünüyorum. Türkiye'de sanırım bu yolda ilerliyoruz. Sermaye piyasasına gerçekten ihtiyacımız var. Kaynakların en verimli en hızlı büyümeyi yaratabilecek sektörlere akabilmesi için, o sektörde yeterli kaynağın birikebilmesi için ve kaynağın istihdam, dış satım, üretim yaratabilmesi için sermaye piyasasının derinleşmesi, yaygınlaşması, bu kaynakları daha güçlü bir şekilde dağıtmasına izin vermek gerekiyor.

Tabii makro ekonomik istikrarsızlık bunun önünde büyük bir engel teşkil etmiştir. Çok yüksek enflasyonlu bir ortamda sermaye piyasasını iyi bir şekilde işletmek, reel ve nominal değerler arasındaki farkı görebilmek, vergileri hakça toplamayabilmek çok zor. Diğer taraftan 1980'li yılların sonuna doğru Türkiye'de devlet bir bakıma sermaye piyasalarını keşfetti. Ama keşfetmekle birlikte sermaye piyasasında özellikle bono ve tahvil piyasasında toplanan kaynağın % 90 - 95'ini kendine yöneltti. Türkiye'de devletteki gider - gelir farkı aşağı yukarı son 15 yıldır sermaye piyasası sayesinde kapanıyor ve giderek artan bir borç yükünü oluşturmuş bulunuyoruz. Bu 1980'li yılların sonunda başladı. 1990'lı yıllarda hız kazandı. Borç milli gelir oranı 1990'lı yılların başında % 25 civarındayken, kamu bankalarındaki görev zararlarını ve özel bankalardaki biriken bir takım zararları da buna eklediğimiz zaman 2001 yılında % 90 gibi çok yüksek bir orana ulaştı. Devlet bu borcu döndürmek mecburiyetinde, döndürdükçe yüksek faiz ödemek mecburiyetinde. Dolayısıyla vatandaşın tasarrufunu yüksek faizle bu borç mekanizması çekiyor ve özel sektöre, yatırıma, istihdam ve üretim yaratacak faaliyetlere yeterli ölçüde tasarruf kalmıyor. Türkiye'nin hızlı büyümesinin önündeki en önemli engel, en ciddi fren maalesef bu borç yüküdür. Bu borç yükünü çok hızla aşağı indirmek mümkün değil. Bunu adım adım aşağı indirmemiz lâzım. Borç yükü sanıyorum 2001 yılının üçüncü çeyreğinde doruk noktasına ulaştı. Bizim hesaplarımıza göre % 94 gibi bir rakama ulaştı. Fakat ondan sonra artık yavaş yavaş düşmeye başladı. Şu anda son rakamlara baktığımız zaman, 2002 yılının ilk çeyreğine baktığımız zaman bu % 94'e ulaşmış kamu borç oranı bugün % 85 gibi bir orana yaklaşmış durumda. Bunu iyi bir haber olarak değerlendirebiliriz. Borç milli gelir oranındaki iniş nihayet başladı. Bankacılık sisteminin içindeki gizli borçları da hesaba kattığımız halde iniş başladı. Kamu bankaları şu anda kâra geçti. Özel bankalar temizlendi, büyük ölçüde güçlendi. Kamu sermayesi gerekiyorsa bir miktar koyulacak Dolayısıyla o kamu sermayesinin yansıttığı borç, belki bu oranda az bir artışa yol açabilir. Fakat milli gelirdeki oranda birkaç puanı geçmeyeceğini tahmin ediyorum. Bundan sonra artık borç milli gelir oranını her yıl düşürmemiz mümkün ve gerekiyor. Hatırlatmakta yarar görüyorum. Programın öngördüğü bu borç milli gelir oranının aşağı yukarı her yıl % 8 - 10 civarında düşmesi. Biliyorsunuz Avrupa Birliği'ndeki kabul edilen oran % 60 civarıdır. Bizim de 3 - 4 yıl içinde bu orana ulaşmamız ve hatta daha da altına inmemiz büyümemiz açısından zorunludur. Şu anda % 85 olan ve geçen yıl % 94'e kadar ulaşmış borç yükünün bir önemli tatsız boyutu kısa vadeli ve pahalı olması. Sadece orana bakmak yetmiyor, aynı zamanda bu borcun yapısı ve vade yapısına bakmak gerekiyor. Burada da 2001 yılında Türkiye başarılı adımları atabildi. Vade ciddi biçimde uzadı, maliyet kriz ile birlikte çok yükseldi. Fakat maliyet şu anda da düşmeye başladı, hem nominal hem de reel faizlerle düşüşe geçti. Dolayısıyla bu hem büyümenin, hem sermaye piyasalarının sağlıklı gelişmesini önleyen, aşırı borçlanma ve aşırı borç yükünden kurtulma yoluna girdik. Fakat bu yolda devam etmemiz lâzım. Bu yol kolay bir yol değil.

Bu borç yükünü indirmenin önemli bir parçası faiz dışı fazla yaratmamız. Faiz dışı fazlayı yaratmaya devam etmeliyiz. Bunun bir yanı vergi, diğer bir yanı devletin harcamaları ve giderleridir. Devlet harcamalarını ne kadar düşürebilirsek, devleti ne kadar etkin bir şekilde küçültebilirsek, -tabii devletin çok önemli işlevleri var, işlevleri ortadan kaldırmak olmaz- israfı önleyerek asli görevine devleti yöneltebilirsek o zaman vergi yükünü de önemli ölçüde azaltabiliriz. Belli bir vergi yükü çerçevesinde de, 2003 yılında başlamak üzere yenilenmiş bir vergi sistemiyle, haklı olarak sizinde şikayet ettiğiniz bazı aksaklıkları giderilmiş bir vergi sistemiyle girmek istiyor Türkiye. Fakat devlet giderlerini azaltmadan, vergi gelirlerini düşürmemiz mümkün değil. Bu yolda ilerlersek Türkiye'de sermaye piyasası gelişebilir. Henüz başlangıcındadır, alt yapısı teknik yönden gelişmiştir, bu gurur veren bir gelişmedir. Bunda burada çalışanların büyük katkısı vardır. Fakat milli gelir içindeki payını alırsak ve vatandaşların tasarruflarının ne kadarını devlet tahvili dışında değerlendirdiklerine baktığımız zaman önümüzde daha çok yolun olduğunu görüyoruz. Özel sermaye piyasasının gelişmesi, çeşitli yatırım araçlarının gelişmesi aynı zamanda devletin para ve finans piyasalarındaki ağırlığını da ortadan kaldıracak. Çok daha esnek, çok sağlıklı bir yarışmaya dayanan bir yapıyı oluşturacak. İşte o zaman konuşmamın başında değindiğim sermaye piyasası esas işlevini görecek. Esas işlevi vatandaşın tasarruflarını en verimli, en hızlı büyüme yaratabilecek, en hızlı istihdam arttırabilecek olanlara yöneltmek, riski dağıtmak ve böylece tasarrufu hızlı büyümeye çevirmek. Esasen sermaye piyasasının işlevi bu, sermaye piyasasında çalışan insanların da ekonomiye katkısı bu. 30 yıl önce bunu bir başkentte, bir binada belki de çok güçlü bilgisayarlar ile donatılmış, birtakım planlamacıların yapabileceğini düşünüyorduk. Yalnız değildik bunu düşünmekte, çoğumuz düşünüyordu. Hatta meşhur bir Polonyalı iktisatçının bir makales var. "Oh ne güzel şimdi bilgisayarlar gelişti. Bu bilgisayarlar sayesinde artık piyasayı yok edeceğiz, piyasasız büyüyebileceğiz. Bilgisayarlar ile bütün hesapları yapacağız, nereye ne kadar yatırım yapılması gerekiyor, hangi işletmeye ne kadar kaynak gerekiyor, bütün bunu müthiş bir bilgisayar ve programla ayarlarız, hesaplarız. Bu şekilde piyasasız büyüyebileceğiz." Fakat öyle değil, en güçlü bilgisayarlar bile piyasanın yerini alamıyor. Bunu dünya anlamış durumda.

Birçok ülke milli gelire oranla % 40 bir yatırım yaparak büyümeye çalıştılar. % 40 çok büyük bir yatırım oranı. OECD ülkelerinin ortalaması % 22 - 23. Ama bazı ülkeler planlamaya dayanan birtakım metotlarla bu yatırım oranını % 40 - 45'e kadar çıkarttılar. Bu ülkelere reel olarak baktığımız zaman son 30 yılın büyüme hızı sıfıra yakın. Çok tasarruf ettiler, yatırıma çok kaynak sağladılar fakat bu yatırımları verimli bir şekilde üreticilere aktaramadıkları için maalesef netice bu ülkeleri çok büyük hayal kırıklığına uğrattı. Bu dersi aldık, dolayısıyla piyasayı işletmemiz, sadece mal ve hizmet piyasasını değil, sermaye piyasasını işletmemiz lâzım. Aynı zamanda devlet diğer araçlarla, vergi politikasıyla, eğitim, sağlık politikasıyla gelir dağılımını düzeltmek ve daha hakça bir ekonomik düzeni yaratmakla da görevlidir. Piyasa her şeyi halletmiyor, piyasa çok gerekli, büyüme için vazgeçilmez bir mekanizma. Ama hakça ekonomik bir düzeninde sadece piyasa ekonomisiyle ve devletin müdahalesi olmadan da gerçekleşeceğini görmüyoruz. Devletin çok ciddi ve önemli görevleri var bu konuda. Piyasa karşıtı değil, piyasayı düzelten. Piyasa ile ters düşen değil, esas eğitimi, yaratma gücünü toplumda eşit dağıtmaya çalışan çabalarla devlet çok sağlıklı bir neticeye varabilir diye düşünüyorum. Herkese çok teşekkür ediyorum.

Dr. Kemal DERVİŞ

Devlet Bakanı