Borsaların Ekonomideki Yeri ve Globalleşme

Sürecinde Yeniden Yapılandırılmaları

“Türkiye için Model Arayışı”

Paneli

KONUŞMASI

İstanbul, 10 Nisan 2003

 

Sayın Başbakan Yardımcım, değerli konuklar, hepinizi saygı ve sevgi ile selamlıyorum. Bu paneli düzenleyen Aracı Kuruluşlar Birliği’ne teşekkür borçluyuz. Birlik, kurulduğundan bu yana sektörün genel sorunlarını ele alma fırsatını veren birçok toplantıya öncülük etti, bu toplantıyı da düzenlediler. Kendilerine gerçekten çok teşekkür ediyorum, çok güzel bir platform oluyor. Bu platformun geçen seferki özelliği aynen devam ediyor. Sermaye piyasalarından sorumlu Sayın Başbakan Yardımcımızın aramızda bulunması daha önce alışık olmadığımız çok büyük bir mazhariyet. Burada bulunmak demek; sorunları bilmek, konuları bilmek, bizim çalışmamıza yardım etmek demektir. O bakımdan Sayın Bakanın bize göstereceği yardıma çok teşekkür ediyorum.

Benden önceki konuşmacılar çok yerinde olarak, dünya sermaye piyasaları veya borsalar genel trendinin ana çizgilerini çok doğru bir biçimde ortaya koydular. Gerçekten de globalleşme, yani teknolojik ilerleme, iletişim sektörünün ve teknolojisinin ilerlemesi dünyayı küçülttü. Netice itibariyle, sermaye hareketlerinin liberalleşmesi ve yatırımların, portföylerin çeşitlendirme özelliğini de dikkate alan yatırımcılar tarafından dünyanın genel sathına yayılması, hızla yayılması, kaçınılmaz olarak borsaları tekrar düşünmeye davet etti. Çünkü bu olayların olduğu 1990’lı yıllarda borsaların durumu hiç iç açıcı değildi. Genellikle borsalar mali kaynakları itibariyle, çok zayıf mali kaynaklara dayanan ve bu yeni teknolojik çağın ve globalleşmenin getirdiği şartlara uyum açısından kendi kaynaklarını yenilemeyen bir yapıya sahipti. Bu yapıyı bir şekilde hatırlamaya çalışırsak –ki bu yapının genel şekli günümüze kadar da devam ediyor- daha çok kendi üyelerinin (borsa aracı kurum ve bankalarının) kooperatif, vakıf gibi veya bir dernek yapısı içinde, ortak uğraş ve katkılarıyla oluşan bir yapıyı görüyoruz. Halbuki, 1990’larda ortaya çıkan yeni uyum ihtiyaçları onlara yeni yatırımlar yapma zorunluluğunu getiriyor. Böyle yatırımların yapılması, yeni kaynak arayışını, yani katılımcıların ellerini ceplerine sokup yeni kaynakları borsalara kazandırmaları zorunluluğunu getirmişti. Halbuki onlarda bu kaynaklar yoktu. Bugüne kadar getirdikleri yapıları ancak düşük kârlılıklarla götürme şansına sahip olabiliyorlardı. İşte bu yüzden özelleştirme veya şirketleşme denilen akım başladı. Zaten içinde bulunduğumuz sermaye piyasası ve borsaların ana ilkesi de budur.

İşletmeler kaynak ihtiyacını başka yerlerden temin edemedikleri zaman halka açılırlar. Çoğu zaman, reklam için halka açılacağı zannedilen bir anlayış ve inanış vardır. Bu tamamen yanlıştır. Hiç insan kendi mülkiyetinden reklam yapıldı diye vazgeçer mi? Muhakkak arkasında bir ekonomik, bir mali fayda olması gerekir. İşte, hem borsaların büyümesi hem de borsaların kendi yapısının bir şekilde şirketleşmesi, daha kârlı hale getirmek açısından ve yeni sermaye yapısını güçlendirmek açısından diğer ortaklara açılma şeklinde anlayabileceğimiz özelleşme veya şirketleşme trendine yol açtı. Böyle bir trend, bize ne kadar uyar? Bunu daha sonra söyleyeceğim. İkinci bir trend; tabii ki bu globalleşme ve rekabet şartları, likidite, yani borsaların kanı dediğimiz, damarlarında dolaşan ve borsayı borsa yapan likiditenin bir şekilde çok olmasını veya temerküzünü gerektiriyordu. “İyi borsa”, “kötü borsa” ayrımında ve rekabetinde işlem maliyetinden de daha çok, likiditenin yüksekliği önem kazanıyordu. Çünkü aksi takdirde, giriş ve çıkış şartları fiyat hareketlerine istenmeyen ölçeklerde hareket vermesi dolayısıyla o piyasayı kötü piyasa yapma noktasına getirmesi bahis konusuydu. Bu bakımdan da ikinci trend ortaya çıktı. Yani entegrasyon trendi. Bunun arkasındaki yapı, likiditenin arttırılarak, derinliklerin arttırılması ve böylelikle diğer piyasalarla rekabet edilmesi. Bu iki trendi yakalayıp kendi teknolojik yatırımlarını yapabilen, yeni kaynakları seferber edebilen kurumlar başarılı kurumlar olma özelliğini kazanacaktı. İşte, borsalarda bugüne kadar yaşadığımız trendlerin ana gerekçeleri ve oluşumu budur.

Öte yandan, konuşmacılar bunlara değinecekler, fakat ben bazı istatistiki bilgileri sunmakta yarar görüyorum. Birincisi; bizim de üyesi olduğumuz -rüştünü ispat etmiş borsalar- Dünya Borsalar Federasyonu’nun üyesi olan 56 borsa var. Bunların yapısına baktığımız zaman şunları görüyoruz. Bu 56 üyeden 2’si kamuyla bağlantılı. Bunlardan birisi Tahran, diğeri de İstanbul. Fakat % 100’ü, yani 56’sı da özerk. Hem mali bütçelerinde hem de mali bütçelerinin harcanması ve karar mekanizması bakımından kamuyla hiçbir ilgisi yok. Bizde bu konu son zamanlarda tartışıldığı için söylüyorum. Özerkleşme anlamında, tüm borsaların özel borsa olma mecburiyeti var. Öte yandan, genel trendlere bakıldığı zaman da gerçekten kârlı, gelişen teknolojiye de uyum sağlamasına izin verecek bir mali yapıya sahip olması; demek ki, özerk bir yönetim yapısına sahip olması lazım. Çünkü rekabet açısından kaynak ihtiyacı var. Çünkü bu kaynaklarını devam ettirme, arttırma zorunluluğu var. Böyle bakıldığı takdirde, bizim Türkiye’nin durumu biraz farklılık arz ediyor. Çünkü biz çok istisnai olarak, 15-16 yıl kamu kesiminde kalmamıza rağmen –bunu bir iddia olarak söylemiyorum- mali yapı açısından son derece başarılıydık. Öte yandan, özelleştirmede bizim ana ilkemiz kârlılık yaratmak, kârlılığı hedeflemek. Kârlı olmayanlar açısından bu çok önemli veya kârlı olanların da devam ettirmesi açısından çok önemli. Öyle baktığımız takdirde, ben İMKB’nin son 15 yıllık dönemlerini 5’er yıllık dönemler halinde 3’e ayırıyorum. Bu 3 dönemde de başarılı bir mali yönetim yaptığını görüyoruz. Birinci 5 yıllık dönemde net olarak 23 milyon dolarlık bir kârlılık elde ettiğini görüyoruz. İkinci 5 yıllık döneme geldiğimiz zaman -1992, 1996 dönemi- 368 milyon dolarlık kâr yaptığını görüyoruz. Son dönem olan –benim başkanlık yaptığım dönem- üçüncü dönemde 1 milyar 78 milyon dolar kâr ettiğini görüyoruz. Bu rakamlar dünya ölçek ve şartlarına bakıldığı zaman çok değişik bir sorumluluğu bize getiriyor. Bundan sonra kârlılığımızı bu şekilde devam ettirmek açısından bir imkan var mıdır? İmkan varsa bunun modeli nedir?

Bu bakımdan Türk borsasının özelleşme modelinin önemi büyüktür. Çünkü sorumluluğu var. Zarar eden, kaynak kaybeden, teknolojinin gerisinde kalan bir kurumun yeni bir modele kavuşturulması değil. Kaynak yaratan, büyük kâr eden bir kurumun bu kârlılığını, bu hayatiyetini devam ettirme meselesidir ve sorusudur. Bu bakımdan da, özelleştirmenin bu başlangıç başarımızı önümüzdeki 20-50 yılda devam ettirecek şekilde dizayn edilmesi çok önemlidir. Bunun için hepimiz canla başla çalışmak zorundayız. Bir diğer önemli konu; hiç şüphesiz, borsaların ülke ekonomilerindeki fonksiyonları açısından önemi çok büyük. Onları kabul ediyoruz. Türkiye’de 15 yılda 23 milyar dolarlık bir kaynak yaratmak suretiyle sanayimize doğrudan doğruya sermaye kazandırmış durumda. Fakat daha büyüğünü yapabilecek gücü de var. Bu, 200 km. hızla gidebilecek bir otomobilin 30-40 km. hızla gitmesi gibi bir şey. Gaz pedalına biz bir şekilde basma imkanı bulabilirsek veya böyle bir imkan verilirse, biz bu araçla çok daha hızlı gitme imkanına sahip olacağız.

Fakat burada da, dünya ölçeğinde ve bugün tartıştığımız konular açısından değişik bir durumumuz var. O da KOBİ’lerle ilgili. Bir trend olarak, borsaların entegrasyonu yoluyla likiditenin birleştirilip piyasaların derinleşmesinin önem kazandığı bir dönemde, piyasaya giriş ve çıkış standartları itibariyle farklılık yaratmak, her zaman likiditenin bölünmesine yol açabilecek bir risk olarak görülebiliyor. Bu açıdan, özellikle KOBİ’lerin kaynak ihtiyacını temin yönünde sermaye piyasamızın veya borsalarımızın daha etkin olması konusunda kendi modelimizi iyi yaratmak zorunda olduğumuzu kabul etmemiz gerekir. Çünkü kendi kurduğumuz ve henüz istediğimiz kadar randıman alamadığımız İMKB’den –standardı yüksek borsadan- ekonomiye daha fazla kaynak yaratacak likiditeyi kaçırmadan öbür tarafa kaynak verebilecek yapıyı kurabilmek. Bu da çok hüner isteyen ve özellikli bir soru. Bunda da çok dikkatli çalışmak lazım. Buradaki konuşmacılardan bu konudaki görüşlerini duymak benim için ilginç olacak. Gaziantep sanayisini temsil eden Mehmet Aslan Bey aramızda. Gaziantep’te bu konuları görüşmüştük. O bakımdan memnun oluyoruz. Bu heyecan, akla ve rasyonel davranışa mani olmaksızın bizi doğru yola götürecektir diye ümit ediyorum. Çünkü KOBİ’lerle ilgili olarak, gerçekten kaynaklara doğrudan doğruya ulaşmaları açısından ciddi adımların atılması lazım. Burada da biz İMKB olarak üzerimize düşen görevi yaptığımızı ve bundan sonra da yapacağımızı burada ifade etmek istiyorum.

“Böyle konuşmaktan başka ne yaptınız?” derseniz… Son yaptığımız düzenlemeyi size arz etmek istiyorum. Ulusal Pazar yapımız içinde İkinci Ulusal Pazar tarifimizi, bütün kriterleri ortadan kaldırmak suretiyle, herhangi bir KOBİ’nin müracaat edip, kendisini borsada işlem yapabilecek hale getirmek üzere tüm şartlarını kaldırarak, tamamen esnek bir yapıya kavuşturduk. Fakat “biz yerel istiyoruz, o bakımdan İstanbul’da yapılandan hoşlanmıyoruz” diyen için de şunu ifade ediyorum. Biz bunu Türkiye’nin her yerindeki KOBİ’lere açık olarak tutuyoruz. Gelmek istemiyorlarsa, yalnız İstanbul bölgesinin KOBİ piyasası olarak kabul etmeleri bile bizim için yeterli. Çünkü biliyoruz ki, KOBİ’lerin % 80’i –bunların toplam sayısı 20-30 bin civarında- İstanbul yöresinde yoğunlaşmış durumda. En fazla sayıda KOBİ’nin bulunduğu bölgede KOBİ borsasını hazır kurmuş durumdayız. Buyursunlar görüşelim, işlemlerini başlatalım. Tabii ekonomik konjonktür, diğer şartlar ve elimizde olmayan şartlar dışında biz buraya hazırız ve her türlü yardımı vermeye hazırız.

Burada yine bir hususa işaret etmek istiyorum. Aslında İMKB bir KOBİ borsası. Çoğu zaman bunu ifade ederken, aşağı yukarı uluslararası standart olarak büyüklüklere bakıldığı zaman, 288 kayıtlı şirketimizin 180’i KOBİ büyüklüğünde işletmeler. Bu yapının bize getirdiği fayda-zarar analizine girdiğimiz zaman maalesef bu küçüklüğün ve düşük halka arz oranının getirdiği daha spekülatif bir fiyat yapısının olduğunu görüyoruz. İMKB ile ilgili eleştirilerin çok büyük bölümünün ve bizim de denetim açısından yoğunlaştığımız bölümün % 90’ının bu KOBİ alanında teşekkül ettiğini görüyoruz. O itibarla güvenilir, yatırımcıları yanıltmayan, yarın öbür gün onların hüsranına sebep olmayacak borsa veya piyasalar için KOBİ’leri yaratacaksak muhakkak bu konuda da çok titiz düşünmemiz ve gereken tedbirleri de başlangıçta almamız gerekir. Aksi takdirde, diğer gelişimlere de engeller yaratabilir. Bu hususlarda gerek bilgi, gerek teknolojik altyapı ve zaman zaman da diğer hususlara talep olursa hizmete amade olduğumuzu burada arz ediyorum.

Teşekkür ediyor ve hepinize saygı ve sevgiler sunuyorum.

Osman BİRSEN
İMKB Başkanı