SERMAYE PİYASASINDA MESLEKİ/ETİK KURALLAR

VE YATIRIMCI HAKLARI

PANELİ KONUŞMASI

İstanbul, 6 Mart 2002

Önce yatırımcının kimden korunması gerektiği üzerinde duracağım. Daha sonra basının rolü bölümüne geçeceğim.

Sermaye piyasası esas olarak alıcı ve satıcı tarafları ile oluşur. İki tarafın arasını bulan aracılar ile düzenleyici ve denetleyici kamu otoritesinin de içinde yer aldığı üçüncü grupla sermaye piyasasının tarafları tamamlanır. Sermaye piyasasının gelişip büyüyebilmesi için özellikle aracı kuruluşlar ve kamu otoritesinin etkin çalışması gereklidir.

Çünkü yatırımcıda para var, ancak uzmanlık yoktur ya da sınırlıdır. Arz tarafında da yine aracılık kadar bilgi ve uzmanlık yoktur. Her iki tarafın da aracılık kesiminin yol göstericiliğine ihtiyacı vardır.

Sandığımızın aksine yatırımcının devletten korunması gerektiğini düşünüyorum. Elbette bu piyasayı geliştiren, kuran, denetleyen bir kamu otoritesi var. Bunu kabul etmek gerekiyor. Gelişmesinde çok önemli katkıları oldu.

Ama az sonra sıralayacağım gerekçelerle yukarıda belirttiğim sonuca nasıl vardığımı da ortaya koymaya çalışacağım. Bunun için biraz geriye gidelim. 1960'ları hatırlayalım. Hürriyet tahvilleri, devlet borçlanma senetleri ve bunlara getirilen vergi var. Bunlar devletin iç borçlanma senetleri. Ardından ilk halka açılacak şirket kuruluşu HASTAŞ olayında on binlerce kişiden halka açılma yoluyla toplanan paralar var ve burada herhangi bir sonuca gidilememiş.

Burada devlet zamanında sistem düzenleyiciliğini yaparak esas görevi olan koruma görevini yerine getirememiş, halkı koruyamamış. 1980'de yine kriz görüyoruz. Bankerler krizi... Milyonlarca insan milyarlarca dolar tutarında bir para kaybetmiş. Devlet burada da yine düzenleme ve denetleme görevini zamanında yerine getirememiş.

Bu hatalar, bugün içinde bulunduğumuz sermaye piyasasının hukuki ve kurumsal alt yapısını oluşturmuş. Ancak sonuçlarına baktığımızda bir kısım hataların hala devam ettiğini görüyoruz.

Evet, devlet 1980 sonrası dönemde de hata yapmaya devam etti. Nasıl mı? Aracılık sektöründe aşırı ve yıkıcı rekabet yarattı.

Türkiye'de para piyasasının büyüklüğünü bilmeyen ve kabul etmeyen yok. Para piyasasının aracısı, bankalar da içinde olmak üzere tam olarak bankaların üç katı aracı kuruluşa sermaye piyasasında faaliyet izni verdi.

Sonuçta, ilk ekonomik kriz 1994'te 16 aracı kurum battı. Sayıları 60 bine yaklaşan ve tutarı 200 milyon doların üzerinde bir yatırımcı varlığı battı. Daha sonraki yıllarda bunun önlemi alındı. 2001 krizinde sermaye piyasası herhangi bir aracılık sorunu yaşamadı.

Ancak bu kez başka bir yerden vurgun yedi: batan bankalar ve bankaların iştiraklerinden. Halka açılan bankaların hisselerine bedelsiz el konulmasıyla 35 hisse senedinde 400 bin mağdur yatırımcı ortaya çıktı. 400 bin yatırımcı dernek, daha 1999'da sermaye piyasasının ulaştığı toplam yatırımcı sayısı demek. Mevcut yatırımcı ve bugünkü sayının ise üçte biri demek.

Sermaye piyasasında elbette bir şirket batabilir. Ancak her şey bir gecede olmaz. Ya da şirketin giderek kötüleşen durumunu bilançolarda iyi göstererek ve küçük hissedarlar aldatılarak bu yapılmaz. Çünkü kamuoyuna açıklanan bilançolar aynı zamanda bankaların denetiminden sorumlu kamu otoritesi tarafından denetlenmiş bilançolar. Yine aynı otorite tarafından bilançoların gerçeği yansıttığı kabul edilmeyerek küçük hissedarların paylarına karşılıksız el konuluyor. İlgili bankanın iştiraki de aynı duruma düşüyor.

Burada sermaye piyasasının yanlış kurulmasının payı var. Sermaye piyasası otoritesi olarak SPK bilançosunu denetleyemediği bankaların halka açılmasına ve bu piyasadan fon toplamasına izin vermiş.

Banka bilançoları, Sermaye Piyasası Kanunu'na göre SPK tarafından değil, Bankalar Kanunu'na göre bankalardan sorumlu kamu otoritesi tarafından denetleniyor. Onun da öncelikleri, hedefleri ve misyonu farklı. Para piyasasındaki tasarruf sahibini ve bankayı koruyup kollamakla sorumlu. Ancak bu işi yaparken bir başka piyasayı yıkıyor. Sorunu kendi piyasası ve misyonu açısından ele alıyor, sermaye piyasasının önceliklerini dikkate almıyor.

Bu açıdan baktığımızda devlet bir eliyle sermaye piyasasını geliştirirken, bir eliyle de yıkıyor gibi gözüküyor. Kaş yapayım derken, göz çıkarıyor. Para piyasasını düzelteyim derken sermaye piyasasını eziyor, ezdiriyor.

Tüm piyasa uygulamalarında yatırımcıları korumak lazım. Koruma olayında sadece aracı kurumların, sermaye piyasasının ya da tek başına basının gücü de sınırlıdır, yetmeyebilir. Bunun için daha faklı bir önerim var.

Geniş bir platform kurulmalı. Çünkü sermaye piyasası para piyasasının karşısında daha küçük para piyasasının gölgesinde gelişen ve maalesef onun haksız rekabeti karşısında kalmış bir piyasa. Üstelik son 10-15 yılı dünyanın en yüksek reel faizlerini ödeyerek doğal olarak hisse senedi piyasası bu reel faizler karşısında mücadele etmek zorunda kalmış ve kendini ispatlamış bir piyasa. Bugün milyonun üzerinde bir yatırımcı kitlesine sahip olmak bir başarıdır.

Bu açıdan geniş bir platform dediğimizden anlaşılması gereken, herhangi bir acil olayda tıpkı bir itfaiye gibi, -belki bu SPK'nın, borsanın öncülüğünde olabilir- toplanarak olayı tartışıp, ne yapılabileceğini ortaya koymak ve gerekirse bu anlamda kamuoyunu oluşturmak ve piyasayı hareketlendirmek anlaşılmalıdır. Bunu ben daha önce de ifade ettim ama nedense taraftar bulmuyor.

Ankara'da siyasetçiler küçüklüğünden dolayı sermaye piyasasını pek dikkate almıyorlar. Söylenenleri fazla dinlemek istemiyorlar. Belki yukarıda ifade etmeye çalıştığım bir oluşumla, sermaye piyasasının sesi ve haklılığı daha net ortaya konmuş olacaktır.

Bu arada sermaye piyasası yatırımcısını belki de sermaye piyasasının kendisinden de korumak gerekir. Uluslararası spekülatör George Soros geçtiğimiz günlerde Türkiye'ye geldi. Piyasa 'ahlaksızdır' dedi ve gitti. Dikkat ediniz, bu adam piyasanın içinden yetişmiş, bütün mal varlığını o piyasadan kazanmış birisi. Zaman zaman piyasanın kar peşinde koşarken kendi kendisine zarar verebileceğini vurguluyor.

Böyle bir ortamda hukukun üstünlüğünü bile koruyamıyoruz. Hukuki altyapıda, sistemde boşluk var. Yargı yeterince hızlı değil. Bir kanun başka bir kanunla deliniyor. Para piyasasının haksız rekabeti var. Hadi gelin de böyle bir ortamda etiği tartışın.

Evet, etik ilkeler son derece gerekli. Ancak sadece sermaye piyasası için değil. "Her meslek, halka karşı gizli anlaşmaları bulunan bir örgüttür" demiş Bernard Shaw. Bu sözlere aynen katılıyorum. Bu çerçevede her meslek kolunun etik ilkeleri olmalı. Çünkü her şey kanunla sağlanamıyor. İlkeleri, kuralları olmayan bir devlet dahi olsa, güven duyulmuyor. Kuralları olmayan, gelenekleri oluşmamış bir piyasaya, bir meslek koluna, bir sektöre, nasıl davranacağı belli olmayan bir kişiye, sağı solu belli olmayan bir köpeğe kimse güvenle yaklaşamaz, çekinir, korkar, kaçar.

Sermaye piyasası ise her şeyden önce güvene dayalı. Bu açıdan etik ilkeler son derece gerekli. Ancak bu ilkelerin başına hukukun üstünlüğü ve bunun savunulması konulmalı. Özellikle devletin de etik olması, kendi koyduğu kurallara kendisinin uyması gerektiği bu etik ilkelerde savunulmalı.

Doğrudur, piyasa kâr etmek ve para kazanmak zorundadır, zaman zaman aşırıya kaçan, uzun vadeli çıkarlarını göz ardı eden ve kısa vadeli günlük kârlarına bakabilen kurumlar, kişiler çıkabilir. Sistemde zaman zaman "manipülasyon" , 'insider training' olabilir. Bu tür olaylardan da piyasa mutlaka korunmalıdır. Burada da daha önce belirttiğim gibi, yine kamu otoritesi ve etik kurallar devreye girer. Etik kuralların oluşturulması bence biraz tali (ikincil) bir koruma, asıl koruma devlete karşı, devletin piyasa kurallarına rağmen yapabileceklerine karşı olmalıdır. Bu açıdan yeni bir sermaye piyasası kanunun çıkartılması gerektiğini düşünüyorum.

Sermaye Piyasası Kurulu'nun bilançosunu denetleyemediği şirketleri, kendi piyasasından yararlandırmaması gerekir. Geçmişte yapılan bu hata, ancak yeni bir kanunla giderilebilir. Aksi takdirde bugün önümüze gelen bu sorun, belki 5-10 yıl sonra sermaye piyasasının önünü yine tıkayabilir.

Eğer bir şirket, bir sektör, sermaye piyasasından yararlanıyorsa mutlaka kurallarına da uymalıdır. Uymadığı zaman ne olur, sonuç ortada. Bugün bu açıkça bellidir. 400 bin mağdur yatırımcıdan bahsediyoruz. Bu şirketleri hemen sermaye piyasasının dışına da çıkartamazsınız. Çünkü piyasanın %40'ı yani nerdeyse yarısını oluşturuyorlar. O halde çözümü başka yerde bulmak zorundasınız. Çözümü de bence böyle bir kanun olabilir.

Şimdi gelelim basının rolüne. Aslında basının rolü ile yatırımcının korunması birebir çakışıyor. Basın kendi işi gereği yatırımcıyı korumak durumunda. Yatırımcılar aynı zamanda bilgiye aç insanlar. Bilgilenmesi gereken kişiler. Bu kitle, basının sağladığı enformasyonu en çok alan, sahip çıkan, basının müşterisi olan, dinleyicisi olan, seyircisi olan bir kitle. Yani direkt müşterisi. Dolayısıyla yatırımcıyı korumak aynı zamanda kendi müşterisini de korumak oluyor. Burada görüldüğü gibi birebir çakışma var.

Basın bunu yaparken meslek etiği gereği belli bazı ilkelerle yapıyor. Kendi ilkeleri doğrultusunda bu haberleri aktarıyor. Haber kaynakları ise genelde aracı sektör dediğimiz kurumlar; borsa , SPK. Geniş anlamda medya veya basın bu piyasanın bir tarafı değil, izleyeni. Medya sermaye piyasasının çalışmasını, işleyişini, tarafların birbiri ile ilişkilerini izler ve kendi anlayışına, meslek ilkelerin uygun kamuoyuna aktarır.

Sermaye piyasasında esasen bilgi alınıp satıldığı için, tıpkı futbol maçlarında olduğu gibi, bu iş de basınsız olmaz. Basın işin tuzu biberidir, olayı kitlelere ulaştıran araçtır. Basının olayın içine heyecan katması, yeni taraftar bulması, oyunun mümkün olduğunca adil oynanmasını sağlayacak şekilde hem kamu otoritesini yani oyunun hakemini hem de oyuncuları gözlemesi, faul yapanları teşhir etmesi, iyi oynayanları ön plana çıkarması, eğer varsa aracılık sektöründeki hataları ortaya koyması ve düzeltilmesini istemesi kendi işi gereğidir.

Basın;

  1. Yatırımcı haklarına ve yatırımcının korunmasına duyarlılık göstermekle,

  2. Etik değerleri ön plana çıkarmakla,

  3. Piyasadaki gelişmeleri, haksız rekabeti, haksızlıkları, eksiklikleri tarafsız ve objektif biçimde yansıtmakla,

  4. Hukukun üstünlüğünü ve uygulanabilirliğini savunmakla,

  5. Sermaye piyasasının tarafları arasında mümkün olduğunca tarafsız kalarak,

  6. Manipülasyon ve insider trading gibi temel suçları iyi izleyip, işleyerek, fikri takip ederek,

  7. Bütün bu konularda kamuoyu oluşturarak, doğru bilgi aktararak ve baskı kurarak sermaye piyasasına katkıda bulunabilir.

Aslında basının yapısı da buna son derece uygun. Çünkü sermaye piyasasının yatırımcıları, satıcıları, aracıları aynı zamanda medyanın okuyucusu, izleyicisi, dinleyicisi, reklam vereni, yani müşterisi durumunda. Medyanın en iyi müşterisi, bilgiye en aç olan toplum kesimi. Yani medya yatırımcıyı korurken ve kollarken aynı zamanda kendi müşterisini de korumuş ve kollamış oluyor.

Gazeteci bu alanda görev yaparken diğer alanlarda olduğu gibi, sermaye piyasası haberciliğini de, belli bir sorumluluk duygusuyla yapar.

Bu bilgi yansıtılırken, temelde gazeteci önce kendi vicdanına göre hareket ediyor. Ancak bu kesinlikle yetmiyor, sadece vicdanla olmuyor. Üzerinde editör - yönetici dediğimiz bir kitle daha var onların vicdanı da işe karışıyor. Daha başkaları da var. Gazetenin patronajı ve onun sorumluluğu. Bütün bunların yanında gazeteci okuruna karşı da sorumludur.

Demek istediğim; bir gazeteci sadece kendi gazetesini kendi genel yayın yönetmenini düşünerek haber yapmayabilir. Çünkü uzun vadede iş güvencesi düşüncesi onun sektördeki geleceği, güvenilirliğidir. Onu zedelediği zaman bilir ki uzun vadede bu piyasa da yeri yoktur ya da doğru iş yapanlarla işi yoktur. Bu açıdan sektördeki diğer gazetecilere karşı da bir sorumluluk duyarlar, muhabirler haberi yaparken.

Biraz önce ifade ettiğim gibi, eğer yatırımcının korunmasında bir eksiklik var ise bu bir ölçüde de basına bu bilgiyi veren, servis yapan aracılık sektöründedir. Bu sektörden bilgi daha doğru ve çabuk gelirse basında bu çerçeve içerisinde kamuoyuna daha doğru bilgi yansıtabilir. Ama yatırımcının korunmasında basının bire bir kendi çıkarı ve asıl işiyle bir çakışma durumu var. O anlamda basın üzerine düşeni aşağı yukarı yapıyor. Bazı hatalar ve eksiklerinde diyalog içerisinde giderilebileceğini düşünüyorum.

Saygılarımla.

Abdurrahman YILDIRIM

Gazeteci / Sabah Gazetesi